Tek yumurta ikizleri aynı DNA’ya sahip olsalar da hücre yapıları aynı değildir, dış görünüşünüzü genleriniz belirlemez. Parmak izleri ise vücutta maruz kalınan hormonlara bağlıdır. İki hücrenin hormon seviyesi farklı olduğu için, parmak izleri de aynı olmaz.
Eğer yumurtalar köşeli bir yapıda olsaydı, kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En dayanıklı geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce tarafı üstünde dairesel bir yol çizer. Başladığı yere yakın bir noktada durur. Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır. Yumurta, tavuğun yumurta kanalında küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kasların büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik biçimini sağlarlar. Yumurtanın şeklinin nedeni de budur. Sürüngenlerde bu düzenek olmadığından yumurtaları küresel biçimdedir.
Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atarken doktor dizkapağının hemen altına, kası kemiğe bağlayan tendona minik lastik bir çekiçle vurduğu zaman bacak ileri fırlar. Bu reflekste baldır kaslarındaki duyu sinirleri kasın genişlemesine tepki verir ve yeni sinir sinyalleri oluşturarak kaslara hafif bir basınç uygulandığını ve gerildiklerini omuriliğine iletirler. Omurilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması gerektiğini bildirir, bacak tekrar geri hareket eder. Refleks, beyin denetiminden geçmeksizin, yani beyin devrede olmadan doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşmektedir. Diz kapağı refleksi omuriliğin işleyişi konusunda bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir.
Yalnız Çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çin'de ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
Pusula ile anlaşılabilir. Çivi çakılacak yere pusula yaklaştırılır, eğer pusula sapıyorsa orada elektrik akımı var demektir. Pusula normal yönü gösteriyorsa orada elektrik akımı yok demektir. Sebebi; Akım geçen telin çevresinde de tıpkı mıknatıslarda olduğu gibi manyetik alan vardır. Pusula ise manyetik alanda sapar.
Her cisim, ışığı farklı miktarlarda yansıtır. Yani cisimler, üzerlerine düşen ışığın bir miktarını emdikten (soğurduktan) sonra, geriye kalan kısmını yansıtırlar. Cisimlerin yansıttıkları ışık miktarı, renkleri belirler. Çok fazla ışık yansıtan cisimler gözümüze beyaz, hiç yansıtmayanlar siyah olarak görünür. Kar, üzerine vuran ışığın tamamına yakınını yansıttığı için, beyaz görünür. Katran ise, üzerine vuran ışığın tamamını emdiği için siyah görünür. Kırmızı olarak gördüğümüz yüzeyler, ışığın sadece kırmızı bölümünü yansıtıp, diğer bölümlerini emerler. Yeşil bir yüzey, ışığın yeşil kısmını, sarı bir yüzey ise sarı kısmını yansıtıp, diğer bölümlerini emer.
Boğazımızda sarkık duran bir et parçası vardır. Ağzımızı iyice açıp da aynaya bakarsak bu et parçasını görebiliriz. Sırtüstü ve ağzı açık bir şekilde uyuyan insan derin derin nefes alınca, bu et parçası titreşir ve horultu dediğimiz sesin çıkmasına sebep olur. Kişi ağzını kapatır veya yön dönerse horultu kesilir.
Dünya'nın yerçekimi önemli derecede değişseydi, hemen hemen her şeyin üzerinde büyük bir etkisi olacaktı. Çünkü, birçok şey yerçekiminin mevcut durumu etrafında tasarlandı. Yerçekimindeki değişikliklere bakmadan önce, yerçekiminin ne olduğunu anlamak daha faydalı olur. Yerçekimi herhangi iki atom arasındaki çekim gücüdür. Dünya üzerinde yerçekiminin asla değişmemesinin nedeni, Dünya'nın kütlesinin asla değişmemesidir. Yerçekimini değiştirmenin tek yolu, gezegenin kütlesinin değiştirilmesidir. Yerçekimi olmadan hayatta kalabilir miyiz? Fiziği görmezden gelin ve bir gün gezegenin yerçekiminin kapandığını ve dünyada yerçekimi olmadığını hayal edin. Bu durum güzel bir günü felakete dönüştürecektir. Arabalar, insanlar, mobilyalar, masanın üstündeki kalem ve kağıtlar gibi birçok şeyi yerde kalmak için yerçekimine ihtiyaç duyar. Yere bağlı olmayan her şeyin yerde kalmak için nedeni kalmaz, sürüklenmeye başlar. Yerçekimi olmazsa sadece mobilyalar, arabalar gibi araçlar sürüklenmez, bunun yanında hayatımız için çok önemli olan atmosfer ile okyanus, göl ve nehirlerdeki sular da havada sürüklenecektir. Yerçekimi olmadan, atmosferdeki hava da uzaya akacak. Atmosfer olmazsa, herhangi bir canlı yaşayamaz ve hemen ölürdü. Başka bir deyişle, yerçekimi olmazsa hiç kimse hayatta kalamazdı.
Yapıştırıcıların sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzer veya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır. Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekmektedir.
Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil, basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su, çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.
Tek nedeni vardır, vakum. Yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam şişedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın bir boşluk vardır. Vakumlu bir ortamda hava molekülleri dağılmadığından ısı iletilemez. Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Böylece termosa konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.
Atmosfer, çeşitli gazların karışımından oluşur. Bunların arasında su buharı da vardır. Hava ne kadar sıcaksa, o kadar çok su buharını kaldırır. Nemli bir havayı soğutursak, belli bir dereceden sonra, hava su buharına doyar ve fazla su yoğunlaşmaya başlar. Sisi oluşturan, bilmeceler.tr havada asılı duran su tanecikleridir. Sis genellikle durgun havalarda ve geceleri ortaya çıkar. Soğuk hava sıcak havadan daha ağırdır. Bu nedenle, eğer hava durgunsa soğuk hava çöker. Sisin yere yakın bölgelerde oluşmasının nedeni budur. Sisin geceleri oluşmasının nedeniyse, gündüz sıcak olan havanın gece soğuması; böylece içindeki su buharının yoğunlaşmasıdır. Dikkat ettiyseniz, Güneş yükselip hava ısınınca sis genellikle kaybolur.
Kromozomlar üzerindeki belli bir karakteri gösteren gen bölgesi. - Aynı özelliğin oluşmasını sağlayan genler homolog kromozom çiftinin karşılıklı bölümlerinde yer alır. - Karakterlerin oluşmasını genler sağlar. - Her gen bir özellikten sorumludur. - Homolog kromozomdan insanda 23 çift vardır. Homolog kromozomlar çeşitliliği sağlar ve bu nedenle hiçbir insan birbirine benzemez.
Havada bir kuş misali mesafeleri kısaltan ve insanların dünyanın her yerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayan uçakların havada motorlar sayesinde durduğuna dair genel bir kanı bulunmaktadır. Ancak bu durum doğru değildir. Uçakların havada kalmasını sağlayan sistem motorları değil, kanatlarıdır. Uçak motorlarının görevi, öndeki hava akımını içine doğru alarak arka tarafa itmesidir. Bu sayede uçak itme gücü ile ileri doğru hareket edebilmektedir. Uçakların kanat yapıları kesiftir. Uçak ileri yönlü hareket ettiği zaman, bu kesif yapı sayesinde kanadın alt kısmından yukarı doğru bir kaldırma kuvveti ortaya çıkmaktadır. Bu kuvvet ortaya çıkarken hava, uçağa karşı bir direnç göstermektedir. Uçağın kanatlarının sahip olduğu bir kaldırma kuvveti bulunmaktadır. Uçak hareket ettikten sonra hızı arttıkça, kanatların kaldırma kuvveti de aynı şekilde artmaktadır. Uçağın iki kanadında ortaya çıkan kaldırma kuvveti, havanın direncinin ve yer çekiminin toplam kuvvetinden daha fazladır. Bu sayede uçaklar yerde belirli bir hıza ulaştıktan sonra havalanmaya başlarlar. bilmeceler.tr Uçağın uçma şekli ile kuşların uçma şekli arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Kuşlar uçabilmek için kanat çırparlar. Her kanat çırpınışında kanatların altında kalan hava aşağı itilir. Etki – tepki prensibi gereği kuşlar bu şekilde havalanmaktadır. Kuşlar havalandıktan sonra yükseklik kavramı hıza dönüşür ve kanatlarda bulunan aerodinamik yapı sayesinde taşıma kuvveti ortaya çıkar. Taşıma kuvveti her kanat çırpma işleminde tekrar eder ve hız artmış olur. Hızın artışı ile beraber tekrar bir taşıma kuvveti ortaya çıkar ve kuşlar bu sayede uzun süre havada kalırlar. Uçakların havada yükselmesinin temeli de tıpkı kuşlardaki gibidir. Uçakların kanatları özel olarak tasarlanmakta ve havada kalmayı sağlayabilecek nitelikte üretilmektedir. Kanatların üretiminde kullanılan malzemeler de özel olarak seçilmektedir. Yani bilinenin aksine uçakların havada kalmasının en önemli kaynağı motorları değil kanatlarıdır.
Çaydanlıktaki suyun önce alt bölümü ısınır. Suyun sıcaklığı yükseldikçe dipte buhar kabarcıklar (hava kabarcıkları değil) oluşur. Sudan daha hafif olduklarından yukarı doğru yükselen bu kabarcıklar üst kısımlarda daha soğuk olan suyla karşılaştıklarında sönerler. Çok sayıda kabarcığın sönüşünü biz tıslama sesi olarak duyarız. Yani bu ses oluşup sönen kabarcık sayısı arttıkça artar. Çaydanlıktaki suyun tamamı kaynama noktasına kadar ısıtıldığında, buhar kabarcıkları sönmezler; çünkü üst kısımlarda karşılaşabilecekleri soğuk bir tabaka kalmamıştır. Bu durumda artık tıslama sesi duyulmaz; çaydanlıktaki suyun tamamı kaynamaktadır.
Kuşlar kanatlarını çırpınca arkalarında hava yükselmesi oluştururlar. Arkadan gelen kuş yükselen havanın etkisinden yararlanır ve uçmak için daha az enerji harcar. Aynı uçuş yolunda olmak görüş alanını daraltır. Bu nedenle arkadan gelen kuş öndekinin kanatlarının ucu hizasında uçar. Bu uçuş düzeni, topluluk halinde uçan kuşların V şeklinde görünmelerini sağlar.
Kuşlar bu hareketleriyle tüylerinin arasına hava hapsederler. Hava ise iyi bir yalıtkan (ısı iletimi çok zayıf) olduğu için dışarıdaki soğuğu içeri almaz, içerdeki vücut ısısını dışarı vermez.
Doğduğumuzda sahip olduğumuz kemik sayısı 300'ün üzerindedir. Gelişim sırasında bu kemiklerden bir kısmı birbiriyle kaynaşıp birleştiği için yetişkin vücudundaki kemiklerin sayısı daha az. Kişiden kişiye değişebilmekle birlikte, bu sayı 206 olarak kabul ediliyor.
Gıdıklanırken gülmeyi, eğlence için küçükken başkalarının gıdıklamasıyla öğrenmekteyiz. En son yapılan araştırmaya göre ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir birey kendini gıdıklayamaz.
Matematikçinin 4 erkek ve 3 kız çocuğu var. Her oğlunun üçer erkek kardeşi, üçer de kız kardeşi var. En büyük kızının (elbette öteki kızların da) dört erkek, iki kız kardeşi var.
Sıvılar, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünden etkilenirler. Suyun küvetten dönerek akmasının sebebi dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesidir. Bu dönüş yönü kuzey yarım kürede sağa doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir. Buna Coriolis kuvveti denilmektedir. Coriolis kuvveti rüzgarların yönlerini ve dolayısıyla iklim ve yağışları etkileyen önemli bir kuvvettir. Dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir. Ekvatordaki bir insan, bir günde dünya çapı kadar yani 40 bin kilometre giderken (saatte 1670 kilometre hızla yol alırken) tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir. Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutuptakilere nazaran hızlı dönmektedirler.
Bitkiler, besinlerini çoğunlukla fotosentez yardımıyla yaparlar. Topraktan aldıkları mineralleri ve havadan aldıkları karbon dioksiti, ışık yardımıyla birleştirerek, şeker ve başka besinler yaparlar. Bu, bir kimyasal tepkimedir ve ürün olarak oksijen, glikoz ve su ortaya çıkar. Geceleri ise, ışık olmadığı için, bitkiler fotosentez yapamazlar. Onlar da diğer canlılar gibi enerji elde etmek için oksijen ve glikoz kullanırlar. Bu sırada, enerjiyle birlikte karbondioksit ve su da ortaya çıkar. Aslında, bitkiler de solunumları sırasında sürekli oksijen kullanırlar. Ancak, gündüzleri fotosentez yoluyla elde ettikleri oksijen, gereksinim duyduklarından daha çok olduğu için fazla oksijen atmosfere salınır.
Kedilerin gözlerinin damar tabakasında tapetum lucidum ismi verilen bir yapı bulunmaktadır. Bu yapı gözün arka kısmına düşen ışığı yeniden retinaya yansıtmaktadır. Bu şekilde mevcut olan ışık miktarı iki katına çıkartılarak geceleri rahat görüntü elde etmeleri sağlanmaktadır. İşte trafik işaretlerine bile konu olmuş, kedilerin geceleri gözlerinin parlamasının sebebi tam olarak budur. Ayrıca bu durumda kediler, gözlerini daha verimli kullanabilmektedir. Işıktan sonuna dek faydalanılması için gelişmiş doğal bir yapıdır. Ayrıca otomatik olarak ışık miktarı arttığından, daha doğru ifadeyle ışıktan daha fazla fayda sağlandığından, kedilerin geceleri daha rahat görebilmektedir. Tıpkı kediler gibi, gözlerinde tapetum lucidum adı verilen yapıya sahip olan hayvanlar, karanlıkta üstün bir görüş yeteneğine sahiptir.
Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.
Göz günde 300 ml göz yaşı üretir. Duygusal göz yaşları beyindeki bir sinir merkezi tarafından gönderilen sinyalle harekete geçer ve sinyal, kan basıncının yüzde olarak yükselmesine ve yaşların gözden süzülmesine yol açar. Böylelikle insan ağlamış olur.
Rüyalar kısaca REM (Rapid eye movements) adı verilen hızlı göz hareketlerinin gözlenebildiği sırada görülür. Uykunun bu evresi REM veresi olarak adlandırılır. Kişi REM evresi sonunda uyandırılırsa, anımsanan rüyalar genellikle basittir: bir-iki görüntü, bir-iki kişi, bir-iki nesne. Öte yandan beynin belli bir bölümünden küçük bir elektrik akımı geçirildiğinde, insan ve nesnelerden oluşan bir görüntü ya da anın canlanması sağlanabilmektedir. Beynin etkinliği uyku sırasında da kaydedilebilir ve böylece kişinin rüya görüp görmediği belirlenir. Uyku, kan dolaşımı, solunum gibi faaliyetlerin çoğunda faaliyet seviyesinin azalması demektir. Canlı varlıkların çoğunun faaliyetinde bir devirli düzen vardır; bunlardan bazıları, geceyle gündüzün doğurduğu ritme tekabül eder. Normal uyku, az ve çok derindir. Derin ve hemen hemen rüyasız geçen uykular da var gibidir. Normal uykunun derinliği başlangıçta süratle artar sonra uyanıklığa varmak üzere derece derece azalır. Bununla beraber normal uyanış, en hafif uykudan yeteri kadar açık bir süreksizlikle ayrılmıştır. Uykudaki düşünce de bir nevi düşüncedir ama artık bu uyanıklık halindeki düşünce gibi davranışın gerçek bir uyma zorunluluğuna bağlı değildir; bu düşünce aşağı derecede bir gerginliği olan kararsız yöneliminde çok hareketli ve dolayısıyla mantıksız bir faaliyettir. Görüşler, uyku ile arasındaki orta haller ve bilhassa bu iki hal arasındaki hakiki uykudan önce (veya bazen de sonra) yer alan gidip gelmelerde kendini gösterirler. Mesela: İnsan, uykusunu yenmeye çalışarak bir kitap okurken başı birden bire bir yana düşer, sonra tekrar doğrulur ve bu böylece sürer. Hemen hemen ani olan bu uyuklamalar sırasında görme ve işitme sanıları görülür. (Nesneler ve kişiler hakkında hayaller, kelimelerin veya saçma sapan cümlelerin işitilmesi gibi.) Bir kurama göre, derin uykuda beyindeki sinir hücrelerinden biri doğal süreçte yavaşça elektrikle yüklenmekte ve komşu hücreleri de aynı biçimde etkilemektedir. Bu, uyanık olduğumuzda düşüncelerin gerçekleşmesine yarayan mekanizmaya benzemektedir. Sinir hücrelerinin uyarılmaları anılarımızı canlandırıp sahnelere dönüştürür. Uyandığımızda da bunları anımsayıp rüya olarak adlandırırız.